15 Mart 2009 Pazar

MECİD MECİDİ SİNEMASI

Ah kimselerin vakti yok/durup ince şeyleri düşünmeye. Modern Türk şiirinin şah dizelerinden birini Mecidi’nin sinemasını anlatmak için kullanmak abes kaçmasa gerek. Mecidi sinemasıyla adeta Gülten Akın’ın nümayişini doğruluyor lakin doğrulamakla kalmıyor ‘ince şeyleri’ durup düşünüyor, düşündürtüyor. Daha ileri gidelim: Mecidi sinemasıyla hakiki olanın, gerçek olanın ince şeylerin dibinde uyuduğunu hatırlatır adeta. Lakin bunu yaparken teferruatın çıkmaz sokaklarında gezinmek yerine büyük şeyleri başlatacak küçük şeyleri işmar ediyor. Yangına sebebiyet veren kibrit çöpünün ucundan başlatıyor hikâyeyi mesela. Ve seyirciye o kibritin gençliğinde bir ormanın bir ağacının bir dalından koptuğunu da hatırlatmayı unutmuyor. Sezai Karakoç’tan alıntılarsak karanlık gecede karataştaki kara karıncanın hikâyesini anlatıyor Mecidi. İbrahim’e su taşıyan karıncanın… Âşıklara erzak taşıyan karıncanın…
Bana kalırsa sinemanın en asli işlevi şu olmalı: bir film önünde sonunda bir teklif sunmalı. Teklif, evet! Teşhisi koyup tedaviyi es geçmek bir filmi kalıcı yapmaktan alıkoyar diye düşünüyorum. Şuna binaen söylüyorum bunları elbette: teşhisi koyabilecek bir raddeye gelmiş olmak zaten nerdeyse doğanın bir yasası gibi tedaviyi de ardında getirir. Bu anlamda mesele teşhis koymaktır ama doğru teşhis. Yanlış bir teşhis ne derinlikte olursa olsun doğru bir tedavi bile gelse akabinde kimseyi sağaltmaz. Mecidi’nin sineması ise teşhis- tedavi meselesinden de öte kurmuş otağını. Mecidi bir teklif sunuyor, teşhislerden, tedavilerden sonra. Daha doğrusu öyle tekliflerle çıkageliyor ki teşhise tedaviye gerek kalmadan unutuyor insan hastalığı(nı). Allah aşkına söyleyin, parmak uçlarıyla Allah’ı arayan kör bir çocuk neyi teklif ediyor dünyaya? Sevdiği kız için kimliğini satan delikanlı? Kardeşiyle aynı ayakkabıyı değişmeli giyen çocuğun koşu yarışında birinci olması ve yorulan ayaklarını balıkların dinlendirmesi? Evet, tekliftir bütün bunlar.
Mecid Mecidi 90 yıllardan sonra dünya sinemasını adeta teslim alan İran sinemacılarının içerisinde kendine yer bulmuş bir yönetmen. Lakin onu diğer İranlı meslektaşlarından ayıran en önemli ayrım kendi diline olan yüksek sadakati. Denemiyor, başka ovalara sürüklemiyor. Kendi uzmanlık sahasını sondajlayıp sondajlayıp duruyor, yeni sular buluyor, tadı hep aynı sular. Su nasılsa her yerde sudur. O kendi suyunu arıyor. Ararken de su aramayı teklif ediyor. Mecidi’yi diğer İranlı yönetmenlerden ayıran bir başka husus ise onun geleneksel hayatı modern zamanlara nakşetmekteki kusursuz ustalığı. Bu anlamda Türk hikâyeciliğine yepyeni ve kocaman bir çığır açan Mustafa Kutlu ile benzerlikler taşıyor. Tıpkı Kutlu gibi Mecidi de geleneksel motifleri bugünü anlamak, bugünü yaşamak, bugünün dünyasını anlamlandırmak adına yayıyor hikâyelerine. Aslında bu imkân bu coğrafyada yaşayan her entelektüelin elinde bil kuvve durmaktadır ama çok azı bu imkânın böylesine aşikâr ellerinin altında durduğunun ayırtındadır.(sürekli olarak bu coğrafya bu topraklar diyerek meseleleri bağladığımın farkındayım ama umarım bu yazı ve daha ileriki İran sineması yazılarında bu noktayı daha sarihleştireceğiz. Bu topraklar diye diye ölen nice fikir adamının, münevverin hakkını teslim etmek adına bu topraklar meselesini de dallandırıp budaklandırmak elzemdir.)
Son olarak Mecid Mecidi sinemasıyla ilgili şu söylenebilir: Mecid Mecidi eskimeyen yeninin filmini yapıyor. Asıl mesele de budur gibi geliyor bana. Shakespeare’dan söylersek: nasıl ki güneş hem yenidir her gün hem eski/sevgim de yeniden söyler her söyleneni.

Yunus Melih Özdağ

28 Ocak 2009 Çarşamba

İran Sinemasına Giriş

Her şeyden evvel şunu belirtmek elzemdir: İran sineması duyarlığın sinemasıdır, inceliğin. Bunu yalnızca lirik bir incelik olarak algılamamak gerekir (gerçi, her incelik de nihai olarak liriktir ya) zira İran sineması politik, sosyolojik, dini, psikolojik vs vs her vakayı ele alırken incelmiş bir estetik duyusu eşlik ediyor anlatıya. Fakat ben gene de İran sinemasının sırrını bizzat, yalnızca ve sadece bu incelikler dokumasında, duyarlık temaşasında aramak taraftarı değilim. İran sineması bu yüzyılın sonunda nerdeyse kilitlenen Batı sineması karşısına derinliği kendinden menkul bir teklifle çıktı. Teklif diyorum zira İran sineması bir filmi, bir hikâyeyi aktarmaktan çok bir şeyleri teklif ediyor adeta. Çocuksuluğu hiç ama hiç kaybetmemeyi, körlerin gören büyük gözlerini, serçelerin bitmeyen şarkısını, yağmurun sonsuz mesajını… Bütün bunları ve hatta daha fazlasını teklif ediyor dünyaya İran sineması. Sinemanın vardığı bir yer daha doğrusu dünya sinemasının vardığı bir yer olarak telakki etmekte fayda görüyorum ben bu imkânı. Zira Batı sinemasını bu anlamda yok saymak da haksızlık olur. Nitekim gerek İtalyan gerek Fransız sinemasının bu çağın ortalarında geçirmiş oldukları deneyimler bugün İran sinemasının geldiği yer ile birlikte düşünülürse şu yargıya varılabilir: İran sinemasının bir diğer sırrı da kendinden önceki ve kendinden başka sinema ekollerini sindirmiş olması ve kendi imkânları nispetince o sinemalardan alacağını almaktan imtina etmemesidir. Yani İran sineması bir Godard’a, Bunuel’e, Tarkovksi’ye, Fellini’ye açıktır. Bunu görebilmek için illa yönetmenlerin mülakatlarına eğilmeye gerek yok, kullandıkları dilin özgünlüğü bunu gösteriyor zira. Özgünlük diyorum zira özgünlük salt sinemada değil diğer bütün sanatlarda da olduğu gibi diğer ekolleri çok iyi bilmekten geçer, yok saymaktan ya da karalamaktan değil. Tam da burada meseleyi daha net anlayabilmek adına Edip Cansever’in şiirinden bir mısraya(öneriye) kulak verelim:”bütün ol ve ayrı tut kendini,zaten öyledir,hep öyledir”. İran sinemasını da dünya sinemasında bu kadar öne çıkartan şey de biraz budur sanki bütünledir fakat ayrı tutar kendini. Aslında yazının konusu değil ama tam burada Türk sinemasına bir parantez açabiliriz. Türk sinemasının da en büyük zafiyeti budur işte: Bütünle değildir ama ayrı da tutmaz kendini. Gerçi bu yalnızca Türk sinemasının değil Türk romanının, Türk modernleşmesinin, Türk ekonomisinin kısacası Türk şiiri hariç her türlü Türkî atılımın en büyük zafiyetidir. Fakat sinema hususuna gelirsek birkaç istisna dışında Türk sinemasında sinemanın evrensel geleneğine, büyük diline yaklaşmak iştihasını göstermek nasip olmamıştır pek kimselere. Zeki Demirkubuz’un ODTÜ’ye geldiğinde şunu anlattığını hatırlıyorum:’7.Mühür’ü izlemek için televizyonun karşısına geçip daha sonra sıkılıp açıp bir Al Pacino filmi izlediğini. Bergman’ın 7.mühüründen sıkılıp Albert Camus, Dosto özentisi yaptığı filmlerine ne demeliyiz o zaman? İran sineması konumuz lakin laf açılmışken bunu söylemek istiyorum: Zeki Bey, Bergman’dan sıkılıyorsanız Albert Camus’nun kötü taklitleriyle de canımızı sıkmayın. Geçin artık şu kafası karışık arada kalmış Avrupalı aydın tırışkasını, buradan bize 100- 150 yıldır ekmek çıkmadı, size de pek çıkmaz. Size ‘masumiyet’ yakışır,’kader’e boyun eğen o güzel boyunlar yakışır. Neyse bu uzun parantezi izninizle kapatıyorum)
İran sinemasının bir diğer büyüsü de Şia kültüründe aranmalıdır diye düşünüyorum. Hatta yalnızca Şia değil kadim Fars geleneğinde de aramak gerekir. Şöyle: Fars şiiri olsun Şia kültürü olsun görselliğe büyük önem atfeder. Gökçeliği görsellikte arayan, yansıtan bir kültürdür karşımızdaki. Bu da doğal olarak sinemasına diğer medeniyetlere nazaran daha büyük bir imkân veriyor.
Bu yazıyı İran sinemasına dair yazmayı düşündüğüm yazılar toplamının ilki olarak yazıyorum, bir nevi bir girizgâh. İran sineması bahsetmeye, açılım yapmaya, üzerine gitmeye, üzerinde düşünmeye değer bir sinema. Bu sinemanın dertlerini, endişelerini, gayelerini, fotoğraflarını, hüznünü en önemlisi teklifini daha sarih kavrayabilmenin yolu da buradan geçiyor zaten. Onu irdelemekten, ona kulak vermekten. İran sinemasını deşmeye devam edeceğiz inşallah…

6 Ocak 2009 Salı

YUSUF’UN BÜYÜK HİKÂYESİ

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesinden ikincisi; yani ‘Süt’ vizyona girdi. Kaplanoğlu bu üçlemeyi geçmişe doğru Yusuf ana karakteri üzerinden ilerletiyor, haliyle Yumurta’da artık gençlikten orta yaşa doğru usullacık yürüyen Yusuf’un bu defa ergenliğini seyrediyoruz Süt’te. Bu anlamda diyebiliriz ki Süt Yumurta’ya nazaran ergenliği mevzubahis etmesi bağlamında daha karmaşık ve sivilceli. Film ilkine oranla biraz daha kapalı da diyebiliriz.

Filmin hikâyesi Yusuf’un büyük hikâyesini tamamlamak gayretiyle kurgulanmış olsa gerek ki müstakil olarak bakıldığında film seyirciyle temas edecek noktaları iyice sarihleştirmek arzusundan ziyade izleyicide Yusuf’u biraz daha kazıyabilmek daha doğru bir ifadeyle Yusuf’un kuyusuna biraz daha inebilmek derdinde. Evvela şunu ilk elden söyleyelim ki Semih Kaplanoğlu böyle bir üçleme yaparken Yusuf ismini seçmekle –ki bu muhtemelen bilinçli bir tercihtir- izleyicisine daha baştan çok köklü bir hikâyeden bahsedeceği ipucunu ister istemez vermiş durumda. İrfani geleneğimizde Yusuf, hakikatin şiir ve rüya burcundan tecelligahı olmak gibi bir ünle müsemma. İzlediğim ve anladığım kadarıyla Kaplanoğlu bu geleneksel kodu, bu tasavvufi zaviyeyi göz ardı etmeksizin anlatıyor hikâyesini. Daha doğrusu yanlış okuma yanılgısına düşmeyi de göz alarak şunu söylemek istiyorum: yönetmen hikâyesinin çekirdeğine aslında bunu yerleştirmiş de anlattığı diğer hikâyeler özden sapmaksızın bu kod etrafında döneniyor sanki. Yusuf’un düştüğü kuyu bizim medeniyetimizin son yüzyıllarda düştüğü derin kaos kuyusu veya dünyanın hızla içine düştüğü büyük karanlık da olabilir yahut bizatihi insanın kendinden taşra düşmesi yani Âdem’den beri insanın öz yurdundan ıraklığı da olabilir. Bunlar farklı okumalarla neticelenecek sonuçlar değil de bir yerden bakınca aynı anlama denk düşecek yorumlamalardır diye düşünüyorum. Gelgelim Kaplanoğlu bu öz hikâyelerin berisinde alelade ayan beyan bir hikâye de anlatıyor olabilir lakin ardına düştüğü sinemasal kaygı seyirciyi bu okumalara salabilecek denli naif, derin ve velut. Yeri gelmişken söyleyelim: Kaplanoğlu güttüğü sinema derdi ve kendine dair ince meseleleriyle Türk sinemasında yeni bir damar açmanın eşiğine -evet bunu çok rahat söyleyebiliriz- gelmiştir. Bu coğrafya Kaplanoğlu’nun temasa yeltendiği hikâyelerin binlercesini bağrında taşıyor ve bu büyük imkân Türk sinemasına kuvveden de olsa büyük bir umut bağlamamıza sebebiyet veriyor. Bu ‘hüznün mesnevisi’ artık yazılmalıydı ve Kaplanoğlu yangına su taşıyan karınca misali işe bir yerlerinden başlamış görünüyor. Bir temaşa sinemasıyla Nuri Bilge, sahici gerçekçilik kaygısıyla Demirkubuz işin diğer ana damarları. Lakin ben kendi adıma bu üçlü içerisinde en umut bağladığım kişi olarak Kaplanoğlu’nu görüyorum. Nitekim sinemanın evrensel diline yerlilikle erişilebilineceği gerçeğine bu üç yönetmen arasında en çok sahip çıkanı o. Nuri Bilge kendi hikâyesini, Demirkubuz da bizim hikâyemizi anlattığı müddetçe de her daim bu evrensel dile yekinecek bir dile erişeceklerdir diye düşünüyorum.

Buraya kadar filmin kendisinden pek bahsetmediğimin farkındayım lakin film esas itibariyle bahsedilecek bir film de değil zaten. Kaplanoğlu zaten filmin en başında genç kızın ağzından yılanı çıkarırken de –ki bir hayli enteresan bir sahnedir ve ürkütücü- bize bir takım eğretilemeler, imgeler, simgeler ile yola çıkacağını haber veriyordu. Yumurta’da Yusuf’un gördüğü rüya (kuyunun içinde, ceketi kuyu çıkrığına asılı),köpekle cebelleşmesi gibi çok fazla kapalı olmayan metaforlarla işi kotaran Kaplanoğlu bu defa bir hayli öznel ve farklı okumalara açık metaforlarla, simgelerle çıkıyor karşımıza. Biraz da ergenlik düşleri gibi; anlaşılması güç, buğulu, derin. Bunun yanında izleyicisini hemencecik bulabilen göndermeler de yok değil. Sivil şiirin babası Ece Ayhan’ın ışık düğmesinin altında asılı devlete küfür gibi duran resmi,’Oluşum’ dergisine şiirler gönderen emekçinin İlhan Berk’in ‘yalnızca fakirler iyi şiir yazar’ sözünü hatırlatır duruşu, Yusuf’un alkolik edebiyat hocasının Cumhuriyet edebiyatına değgin anımsattığı alkol miti vs vs. Bir de hemencecik temas etmek istediğim bir husus daha var: gerek Nuri Bilge gerek Reha Erdem gerekse Kaplanoğlu taşra bunalımı mevzusuna eğilen yönetmenler, lakin anlamakta güçlük çektiğim bir husus var; bu taşranın hiç mi yüzü gülmez, hiç mi bir ironi, mizah, humuor yoktur bu taşrada, doğrusu pes! Bizim en büyük mutasavvıflarımızdan Hoca Nasreddin’i bir düşünün. Bu topraklar hüzne ne denli mütemayil ise mizaha da o denli içkindir, neden bunu göremez bu yönetmenler. Ayriyeten sinemalarında en büyük ortak eksik gibi duran ‘tempo’yu tutturmanın en kolay ve kalifiye yolu bizatihi mizah ile hicranı aynı anda yoğurmaktan geçiyor iken. Bunu anlamak gerçekten çok zor. Bu mizah mevzusu apayrı ve çok uzun bir mevzudur, bu bahsi o yüzden burada keselim.

Nihai olarak Süt, ‘her filmimde biraz daha sadeleşmek istiyorum’ diyen Kaplanoğlu’nun gerçekten de sadeliğini ve yalınlığını korumayı başarırken iç içe ve halka halka hikâyelerini anlattığı duru ve derin bir film. Sütün kendisi gibi…

22 Aralık 2008 Pazartesi

Rus Romanlarından Fırlayan Bir Film:Sonbahar

Yönetmen Alper Özcan'ın ilk uzun metrajlı filmi olmasına rağmen Sonbahar ; usta elinden çıkmışa benziyor.Film,Yusuf adlı karakterin siyasi faaliyetleri sonucu 10 yıldır yattığı cezaevinden hastalığı nedeni ile erken çıkarılmasıyla başlıyor.Yusuf cezaevinden çıkınca köyüne annesin yanına dönüyor.Yusuf cezaevi yıllarının ardından ömrünün son zamanını memleketinde geçiriyor ve bu süre içgeçirmeler,sorgulamalar,hastalıklar ve yeşeren umutlar ile geçiyor.Film genel itibari ile Yusuf'un memleketinde yaşadığı hayatı konu ediniyor.

Film ilk bakılışta siyasi bir taban üzerine oturtulmuş görünüyor fakat filmi böyle damgalamak bence filmin hakikatini perdelemektir.Siyasi tarafından filmi kendine uzaklaşrıranlar veya yakınlaştıranlar filmin vurucu noktalarını iskalarlar.Yakın geçmişte siyasi düşünceleri veya eylemleri yüzünden ölümler,işkenceler,cezaevleri ve çürüyen ciğerlere tanık olan insanlar oldu.Film,işte bu noktadan kalkarak tamamem insani bir acıyı sunuyor bizlere.Bu acının belirli görüşlerle sınırlandırılması,görülmesi gereken insanı yanı filtreler.

Film,Yusuf'un memleketi olan bir Karadeniz köyünde geçiyor.Müzikleri,kendine has yöre insanları ve tabiki mühteşem manzaralarıyla Karadeniz bu filmin asıl oyuncularından biriydi.Sonbahar ve Kış fonları ile buluşturulan dağlar,yaylalar,hırçın deniz gözlerinize bir ziyafet sunuyor.Özellikle kar altındaki yayla insanı kendisine çekiyor.Yönetmenin bizlere sunduğu sahneler ve kamera açıları övülmeye değerdi.Yusuf'un iskelede dalgalara karşı durduğu sahne ise son zamanlarda gördüğüm en etkili sahnelerden biriydi.

Biraz da filmin bahsettiğimiz insani tarafından söz edecek olursak gerçekten film Eka'nın(MEGİ KOBALADZE) Yusuf'a(ONUR SAYLAK) söylediği gibi rus romanlarından fırlamıştı sanki.Gorki'nin Ana'sı veya Dostayevski'nin Ezilenlerinden fırlamış gibiydi filmin atmosferi ve karakterler.Özellikle filmin ikinci yarısı bende bu hissi uyandırdı.Yusuf,dışarı çıktıktan sonra cezaevi yıllarının etkisini silememiş;yaşadıklarını, düşündüklerini çevresindekilere(annesi ve arkadaşı) anlatamayan bir kararkter.Filmde geçen Karadeniz türküsü gibi dolmuş da taşamamıştı Yusuf.Fakat filmin bir yerinde Hz.Ali'nin sırrını taşıyamayıp mağaraya bağırması gibi Yusuf da derdini taşıyamayıp dağlara bağırıyor.Tabi bunda ömrünün son zamanında Gürcü kızana duyduğu aşkın da etkisi büyük.Eka ise yaşadığı hayatın çekilmez taraflarını belki de Yusuf'la görmeye başlıyor.Gürcüstan'a gitmeye göğe uzun süre bakıp karar vermesi bana Turgut Uyar'ın dizelerini çağrıştırdı.Bu dizeleri Sadık Yalsızuçanlar söyle açıklıyor:"Turgut Uyar, bu yüzden bir şiirinde, 'ikimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım' der. Göğe bakmak, modern zamanlarda insanın yitirdiği bir haldir. Gök, insanı, dünyayı ve aşağı alemi çevreleyen üst alemdir. İnsanın gökle temasını yitirmesi, egosuna gömülmesi, egosantrik hayalciliğin pençesinde kıvranması durumunda çevresine nasıl kükürtlü bir duman yaydığını, gündelik yaşamımızda her an gözlememiz mümkündür. Oysa insan, 'yalnız gibi'dir, 'ağaçlar gibi'dir, yeter ki göğe baksın : Göğe bakınca, arzdaki küçük hesaplar, kurnazlıklar, insana yakışmayan kibir, haset, kıskançlık ve öfkeler, yalanlar, hileler, dolaplar, sadece kendini düşünmeler, ayak oyunları ve akıl tutulmalarının nasıl birer parazit olduğunu da görecektir. Gök bize, her şeyin içyüzünü gösterir. İnsanın göğü de kalbidir. Kalbe ait olmayan kötücül duyguların ve ruha uymayan küçük hesapların, ayak oyunlarının insanı ve yaşadığı dünyayı nasıl kirlettiğini sadece kalp söyleyebilir". Ayrıca filmin bir yerinde,Rus oyun yazarı Anton Çehov'un 1899'da yazdığı bir trajikomedisinden,ilk olarak 1900'de Konstantin Stanislavski tarafından sahnelenen "Vanya Dayı" filmini izliyor Yusuf ve Eka aynı anda.Filmdeki diyologlar şöyle:


Vanya Dayı - Bilsen o kadar acı ki küçük.
SONYA - Ne yapabiliriz? Yaşamak gerek! (Bir sessizlik) Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz. Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orada, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz... İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbimle, tutkuyla inanıyorum...

Sonbahar,gerçekten şu kış günlerinde ısıttı yüreklerimizi.Yönetmenin ilk uzun metrajlı projesi olmasına rağmen çok başarılıydı.Filmdeki müzikler de çok etkileyiciydi.Özellikle Yusuf'un iskele sahnesindeki müzik ve son sahnedeki ağıt gerçekten harikaydı.

Filmen çıkarken dilime Yunus'un şu dizeleri takıldı:
Yusuf; u kaybettim Kenan ilinde
Yusuf bulunur, Kenan bulunmaz
Bu aklı fikr ile Leyla bulunmaz
Bu ne yaredir ki çare bulunmaz ...




Alper Özdemir

6 Aralık 2008 Cumartesi

Bursa Uluslararası İpek Yolu Film Festivali Ödülleri 2008

Bu yıl 3. sü düzenlenen Bursa Uluslararası İpek Yolu Film Festivali'nin ödülleri sahiplerini buldu.


Ulusal Yarışma

En İyi Film:
Gökten Üç Elma Düştü

Jüri Özel Ödülü:
Hayatın Tuzu

En İyi Yönetmen:
Derviş Zaim

En İyi Erkek Oyuncu:
Fırat Tanış (Dilber'in sekiz günü)

En İyi Kadın Oyuncu:
Nesrin Cavadzade (Dilber'in sekiz günü)

SİYAD En İyi Film Ödülü:
Dilber’in Sekiz Günü

Uluslararası Yarışma:

En İyi Film:
İz Sürücü / Finlandiya

En İyi Yönetmen:
Aşk ve Suçlar / Stefan Arsenijevic

En İyi Senaryo:
Uyurgezer Ülke / Teresa Prata

Siyad En İyi Film Ödülü:
Diyet

En İyi Erkek Oyuncu:
Thomas / Lasse Pöysti

En İyi Kadın Oyuncu:
İlgisiz / Kathryn Worth

28 Kasım 2008 Cuma

Afrika Sineması Direniyor!

Afrika Sineması, bu sinemanın gelişiminin önündeki engeller, bu engellerin nedenleri, sinemanın hayatiyetini sürdürmesi ve sinemanın ilerlemesinin sağlanması gibi konular, geçen hafta Kahire'de düzenlenen 32. Uluslararası Kahire Sinema Festivali çerçevesinde düzenlenen bir panelin konusuydu. Time Türk'ün haberine göre Afrika Sinemasının önde gelen isimleri panelde sinema da dahil olmak üzere bir çok sanayi alanında ortak bir Afrika pazarı oluşturulmasını istediler. Bu isimler, sektörün Afrika'da karşılaştığı en büyük sorunun bütün kıtada geçerli tek bir dilin bulunmaması ve çok miktarda yerel lehçelerin dil açısından büyük bir dağınıklık arz etmesi olduğunu anlattı. Bunun yanında üretim, finansman ve dağıtımda yaşanan sorunlarla fakirlik ve yabancı sinemanın hegemonyasının da Afrika Sinemasının karşılaştığı en büyük sorunlar arasında olduğu belirtildi. Arap-Afrika ortak yapımı filimlerin çekilmesi çağrısında bulunan katılımcılar Afrika Filminin dilini, hedefini ve düşüncesini bağımsız hale getirmesine katkıda bulunacak, kendi kendine yetmesini mümkün kılacak finansal bir yapının oluşturulması gerektiğinin altını çizdi.


Adem ÖZKÖSE Gerçek Hayat